19.03.2021, 09:07

KOPUZ, ZÜLFİKAR VE NEY

Bir toplumun gönlüne hitap eden değerler toplamına kültür, zihnine hitap eden değerler toplamına ise bilgi, teknik denebilir. Bu ikisi arasındaki bağın nasıl kurulduğu ise o toplumun hissiyatı, terbiye biçimi, eski öğretilerine göre farklılık gösterir. Toplum, karşılaştığı yeni bilgiyi hali hazırdaki birikimiyle sentezler, kendine has ritüeller oluşturur ve bu ritüellerle bilgiye bir kimlik kazandırır. Bu kimlik ise oluşturduğu ritüeller ile kuşaklara aktarılır. Böylece, kültür,  var olan şartlara uyum sağlar, ölmez, farklı formlarla devamlılığını sağlar. Sosyoloji biliminde bu durum karşımıza, “zamanın döngüselliği” tabiri ile çıkar.

İslam bilgisi bize geldiğinde ise, bizler İl hayatı yaşıyorduk. Çocuklarımız halk öğretileriyle, şölenlerle, kopuzlarla eğitim görürdü. Yüreği bir sonsuza ve deruna dönük ozanlarımız, baksılarımız, kamlarımız vardı, bu bilgelerin irfan ocağında bir aşk medeniyeti kurardık. Şamanlar, kendine has dans diye genelleyebileceğimiz ritüeller ve şarkılar eşliğinde doğanın hakimi olarak gördükleri Kök Téngri’ye ulaşmaya çalışır, varlık aleminden soyutlanırlardı. Bizler kalabalıkları yalnız bir fiziki birlik olarak görmez, insanların arasında bir kimyevi birliğin hasıl olduğuna inanır, millet dediğimiz mevhumun en köklü örneklerinden birini oluştururduk. İslam bilgisi bize geldiğinde işte bu kültür hazinesi ile onu karşıladık, zihnimizde anlamlandırdık ve hayatımıza geçirdik. İslam belki de bu nedenle Türkler tarafından yayılmış ve korunmuştur. Yüreğimizdeki aşk estetiği İslamın yüce değerleri ile birleşmiş ve Tasavvuf dediğimiz yürek cereyanı hasıl olmuştur.

İslam çevreleri haberdar mıydı peki Türkler bilgisinden? Onların kültür bilgisinde Türkler kimdi? Neydi? Abbasi halifeleri, “Sağlam yapılı, temiz huylu, kahraman ruhlu, güvenilir insanlar" olarak tarif ederdi Türkleri. Rivayet odur ki; Hz. Ömer seferlerinde, Türkler hakkında “Onlar size karışmadıkça siz onlara karışmayın” dermiş ordusuna. Yine rivayet edilir ki, Ashab-ı Kiram, Hz. Peygamberimizin huzuruna gelip biraz yiyecek istirham etmiş,  Hz. Peygamberimizin duası ile Cibril Cennetten bir tabak hurma getirmiş, hurmadan bir tanesi yere düşmüş ve Hazret-i Cibril ; “ Bu hurma sizin ümmetinizden Yesevli Ahmet isimli birinin kısmetidir." diye buyurmuştur. Hazret-i Peygamber ashabına bu emaneti kimin koruyacağını sormuş, ümmetten Arslan Baba emaneti kabul etmiş. Hz. Peygamberimiz Arslan Baba’ya  bu mübarek kişiyi nasıl bulacağını tarif  ederek onun terbiyesiyle meşgul olmasını emretmişti.

Evet belki de bu hadiseyle Yüce İslam’ı aziz bir kavimle tanıştırma vaktinin geldiğinin işaretleri verilmişti. Türkistan semalarına nurlu bir güneş doğmuştu. Kopuzlar başka çalıyor, ozanlar başka bir aşkla söylüyor, Türk boyları fark etmeden İslam’ı kucaklamaya hazırlanıyordu.

Türkler İslam’ı ilk İranlılardan dinlemişlerdi fakat Abbasiler döneminde Müslüman olmuşlardı. İslam dünyası o dönemde huzursuz, Hz. Osman döneminde kendini göstermeye başlayan ayrılıklar Hz. Ali devrinde iyiden iyiye buhrana dönüşmeye başlamıştı. Hz. Ali'nin halifeliğini kabul etmeyen Muaviye ile Hz. Ali arasındaki mücadeleler çok kanlı çatışmaların cereyanına sebebiyet vermiş, kutuplaşmalar oluşmuştu. Hz. Ali’nin şehadetinden sonra Muaviye Emeviler Devri diye bir devri başlatmış, Muaviye soyundan gelen Yezid’in peygamber soyuna sert tavrı ve Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi müslümanları iki gruba ayırmıştı. Abbasiler ise peygamber soyundan gelenleri koruma merkezli bir yapı izlese de İslam’ın özünde olmayan acımasızlığı onlar da göstermişlerdi.

Bu kargaşaya nefes nasıl bulunurdu ? Nerdeydi ? Kim bilir, çare belki de Hz. Peygamberin mübarek ayağının tozuna bulanan bir hurmanın sahibini bulmasındaydı…

Türkler, İslamla İslam Dünyası bu karışık hadiselerle boğuşurken tanışmış, boylar halinde İslamı kabul etmeye başlamışlardı. Yüreklerindeki hikmetlerle İslam bilgisini harmanlıyor ve bir Türk-İslam medeniyeti kuruyorlardı. Türkler, İslamın Sünni yorumunu benimsemekle birlikte, mezhep çatışmalarından da olabildiğince uzak durmuşlardır. Var olan mistik öğeleriyle İslamın esaslarını birleştirmiş, İslama Türk yorumunu kazandırmışlardır. Erenler denilen kimseler, şiirlerle, sadelik ve güzellikleri öğütleyen sevgi çemberindeki düşüncelerini halka aktarıyor ve halk tarafından seviliyorlardı. Türk Tasavvuf geleneği böylece yavaş yavaş şekillenmiş oluyordu.

Türk dünyasında bunlar olurken, Hz. Peygamberimizin işaretiyle uzun yıllar yaşamış olan yukarda bahsettiğimiz Arslan Baba, belki de emanetin sahibini bulmak arzusu ile Türkistan’a varmıştı. Arslan Baba bir zaman Yesi’ye varmış, çocukların gülüştüğü bir sokakta altı yedi yaşlarında heyecanlı çocuk sesi işitmişti. Ki, ne çocuk, gözleri ışıl ışıl, belli soyu korunmuş ve temiz… Arslan Baba’nın yanına varmış, ”Emanetimi ver” diye eteğini çekiştirmişti. Bu güzel çocuk, şüphesiz Ahmet Yesevi’ydi İşte o mübarek devir teslim böylece gerçekleşmişti. Bundan böyle, Buhara Semerkant, Taşkent gibi Türk illerinden Yesevi izinde nice dervişler yetişecek, İslam alemini mübarek dualarla yoğuracaklardı.

Evet, Türklerin İslamı kabulüyle oluşmaya başlayan tasavvuf kültürü, Hoca Ahmet Yesevi ve ekolü olan Yesevilik ile olgunluğuna erişmiştir. Ahmet Yesevi’nin babası Şeyh İbrahim, annesi Ayşe Ana idi. Anne ve babasını küçük yaşta kaybetmiş, ablası Gevher Şehnaz Hatun yanında büyümüştü. Onun Hz. Ali’den gelen güzel ve temiz soyu Hz. Peygamberimiz gibi kızları tarafından devam edecekti. Yesevi’nin hayatı hakkında elimizde pek fazla bilgi bulunmamakla birlikte bizler onun hayatını yazdığı Divan-ı Hikmet adlı eserinden takip etmeye çalışıyoruz.

Ahmet Yesevi, hikmetlerinden anladığımız üzere, yedi yaşına kadar eğitimini babasından almış daha sonra ise Arslan Baba’nın eğitimine girmiştir. Arslan Baba’yı ve o hikmetli ilk buluşmayı Ahmet Yesevi Divan-ı Hikmet’te şöyle anlatır:

Yedi yaşta Arslan Baba’m arayıp buldu;

Her sırrı görüp perde ile sarıp kapadı;

Allah’a hamd olsun, gördüm” dedi, izimi öptü;

O nedenle altmış üçte girdim yere.

Yine Hikmetlerden anladığımız üzere, Arslan Baba emaneti teslim ettikten bir kaç yıl sonra vefat etmiştir. Ahmet Yesevi, Arslan Baba’nın ölümü üzerine Buhara’ya gitmiş, Yusuf Hemedani’nin müridi olmuştur. Eğitimini tamamladıktan sonra Yesi’de dergah kurup, alimler yetiştirmiş, sade ve anlaşılır bir Türkçe ile şiirler halinde inanç konularını işlemiştir.

Kısa bir sürede halkın benimsediği Yesevilik tüm Türkistan’ı etkilemişti. Öyle ya,  değişen bir şey yoktu. İslam bilgisi Türk iline alışık olduğu özlü sözlerle yerleşmiş, ozanların yerini babalar, dedeler almış; şölenlerin yerini ilahiler ve sohbetler, şaman ayinlerinin yerini o ayinlere pek fazla benzeyen zikirler almıştı.

Ünlü Türkolog Radloff’un Sibirya sahasından kaydettiği şaman şarkısı;

Sağ kanadını aç !

Sol kanadını bük !

Kanat kemiklerini çek !

Kanatlarınla vur !

Kanatlarını salla !

Yüksek semaya uç !

Ak bulutların üstüne ! Bizlerin şu anda da aşina olduğu bazı İslami tasavvuf ritüellerine ne denli benziyor değil mi?

Yeseviliği bu denli etkili kılan ne diye düşünürsek, ilk vardığımız sonuç;

Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol sen,

Öyle mazlûm yolda kalsa, yoldaşı ol sen,

Mahşer günü dergâhına yakın ol sen,

Ben-benlik güden kişilerden kaçtım ben işte. dizelerinde bulduğumuz insan sevgisidir.

Ahmet Yesevi, yine Hikmetler’den anladığımız kadarı ile, Hz. Peygamber Efendimizin 63 yaşında vefat etmesinden dolayı 63 yaşında kendisine yer altında bir çilehane hazırlatmış ve kalan ömrünü burada geçirmiştir. İsterseniz insanın ancak gönlü ile baktığında anlayabileceği bu manayı mübareğin dilinden okuyalım;

Ey dostlar, kulak verin söylediğime,

Ne sebepten altmış üçte girdim yere?

Mirâc sırasında Hakk Mustafâ rûhumu gördü,

O nedenle altmış üçte girdim yere.

Rahîm içinde belirdim, ses geldi,

“Zikir söyle!” dedi, organlarım titreyiverdi

Rûhum girdi, kemiklerim ‘‘Allah” dedi;

O sebepten altmış üçte girdim yere.

Hayatı hakkında belirttiğimiz kısıtlı bilgiye ulaştığımız Ahmet Yesevi hakkında pek fazla menkıbe bulunmaktadır.

Rivayet olunur ki, Yesevi Ocağında belki de Türklüğün kadına verdiği değerden olsa gerek, zikirlere, sohbetlere kadınlar da katılırdı. İslam coğrafyasında alışıla gelmiş olmayan bu uygulama tepki toplar ve hazretin dergahına denetleme amacı ile bir heyet gönderilir. Heyeti, hazretin gönderdiği bir müridi karşılar ve elinde taşıdığı Ahmet Yesevi’nin heyet için yolladığı emaneti onlara verir. Paket açıldığında içinden ateş ve pamuk çıkar. Bakarlar ki, ne ateş sönmüş ne pamuk yanmıştır. Bu hikmetli hadise ile dergahın durumu anlaşılır ve heyet denetleme ihtiyacı duymadan geri döner. Bu durum biz Anadolu Türklüğüne esasen uzak değildir. Alevi dedelerimizin huzurunda cem eden yarenler de böyle değil midir? Kadın, erkek, beden olmaktan geçen bu ince tasavvufi derinlik semah dönen yarenlerde görülen değil de nedir?

Zira Semah’ın felsefesinde; semah dönen erler ve bacılar somut yaşamdan sıyrılır, ilahı aşk ile beden kalmaz, bedenler görülmez, dişi erkek ayrımı yapılmaz. Dişi ve erkek cem olup ilahı aşkın varlığında yok olurlar. Evet, Yesevi geleneği Anadolu topraklarına , Hacı Bektaş-ı Veli ile gelmiş, Bektaşi-Alevi tarikatları Anadolu’nun Türkleşmesinde, İslamlaşmasında önemli yol oynamıştır.

Köprülü’den öğrendiğimize göre,  Hacı Bektaş-ı Velî ve Yunus Emre dışında, gerek Anadolu ve gerekse de Rumeli’de Yesevî dervişlerinin varlığı bilinmektedir. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde tespit edilen Anadolu’daki öncü Yesevî dervişler şu şekilde belirtilmektedir: Avşar Baba, Bursa’da Abdal Musa;,  Akyazılı Aziz, Bursa’da Geyikli Baba; Tokat’ta Gajgaj  Dede; İstanbul Unkapanı’nda Horoz Dede; Bozok Sancağı Yozgat’ta Emir Çin Osman; Zile’de Şeyh Nusret; Merzifon’da Şeyh Pir Dede; Filibe yolu üzerinde Adatepe’de Kademli Baba ve Rumeli’nin fethinin manevi öncüsü Sarı Saltuk.

Evet efendim, tarih okumaları bize gösteriyor ki, unuttuğumuz veya bizlere unutturulan geçmişimizi, tam bilmemek nedeniyle; siyasi, inanç ve kültürel boyutlardan günümüzde çok farklı alanlardaymış gibi ele alınan kimi zaman ise karşı karşıya gelen/getirilen İslam, Şamanizm, Türklük, Alevilik, Sünnilik, Tarikatlar gibi konular/topluluklar aslında bir kilimin desenleridir, aynı iplikten dokunan.  

Geçmişimizi bilmek, kim bilir belki de şu an içinde bulunduğumuz buhranlardan, ayrışmalardan kurtulmanın en güzel yoludur. Zira, yalnız Yesevi teşekkülüne baktığımızda anlıyoruz ki;

 Şu anda bazı kimselerin dediği gibi İslam bizlere Türklüğümüzü unutturmamış, İslam Türklerle karşılaşınca Türklere has bir yorum kazanmış Türkler de bu yorumlamayla İslam dünyasının içerisinde kendi varlığını sürdürmüş ve hatta bu kültür üzerinden bir cihan imparatorluğu kurmuştur.

Yine, üzerinden türlü siyasi hadiseler gerçekleşen  aleviler bir azınlık; Alevilik bir smezhep yahut farklı bir inanç sistemi değil, Tük-İslam kültürünün en sade ,en duru yorumudur.

Yine anlıyoruz ki, tarikatlar aracılığı ile İslamın öğretileri toplumda benimsenmiş ve yaşamıştır. Din, yalnızca fıkhi konulardan ibaret değil, bir de gönül kısmı vardır.

Yine anlıyoruz ki, Alevilik ve Sünnilik arasında esası bakımından bir fark yoktur.

“Aşk dedikleri yüce Allah’ın varlık ateşidir ki bütün âlemi kaplamıştır. Ve o ateşin ocağı erenlerin gönlüdür. İşte aşk cana hareket verir ve yakar. Bu ateşe muhabbet ateşi derler.” Diyen Hacı Bektaş-ı veli ile;  Aşkı değse, kavurup yandırır canı, teni; Aşkı değse, viran kılar “ben” fikrini” diyen Ahmet Yesevi ve yine ‘Enel Hak’ diyen Hallacı Mansur aynı ilahı aşkta yanmak ve kaybolmayı anlatmaz mı?

“Hatayi’m hal çağında

Hak gönül alçağında

Bin hactan yeğrektir

Bir gönül al çağındadiyen alevi piri Şah Hatayi’nin bahsettiği insan sevgisi, Yunus Emre’nin;

 

“Bir kez gönül yıktın ise

Bu kıldığın namaz değil

Yetmişiki millet dahi

Elin yüzün yumaz değil” mısralarında aktardığı insan sevgisinden farklı mıdır ?

Dedelerin semah törenlerinde kullandığı Zülfikar, şaman törenlerindeki kopuzlar, asaların İslamla şekillenen farklı bir yorumu değil midir?

Bu kadar BİRken, hepimizin yudumladığı tast aynı nehirden dolarken ne oldu da bizlere birbirinizi böylesi farklı görür olduk, ne oldu da 72 milleti Allah’ın yarattığından ötürü seven ve aralarında ayrılık gütmeyen bir öğretinin torunlarıyken, birbirimize tahammülümüz kalmadı da bir de üstüne zaten genetik kodlarımızla miras aldığımız bu hoşgörüyü dimağımızda bulamayıp bizden olmayan sözüm ona özgürlüklerle, sözüm ona yeni dünya düzenleri ile başka toplumların bizlere sunmasına göz yumup onlara hayran kalır bulduk kendimizi? Cevap açıktır efendim, unuttuk…Aslında belki de unutturulduk…

Tarikatlar aslını unuttu ve bazıları arasından İslam ile bağdaşmayacak kişiler, fikirler ve davranışlar türedi. Alevilerin bir kısmı aslından uzaklaşıp siyasi eğilimlerin tuzağına düştü. Milletini sevmek Hz. Peygamber Efendimizce övülür ve anlayışla karşılanırken, milli hassasiyetleri olan insanlardan bir kısmı İslam’a, özümüzü unutturdu deyip küstü, dini hassasiyetleri olan kimselerden bazıları milletini sevmek gibi tabi bir duyguya ırkçılık deyip örseledi.

Oysa bizler, hatırlarsak eğer; Altay boylarında olgunlaştırdığımız güçlü iç duyuşumuz ve mistik karakterimizi İslamla yoğurup bir dünya medeniyeti kurmuş, bu medeniyeti, ezgilerle, türkülerle, neylerle, semahlarla, semalarla insanlığa sunmuş bir millet, bir kilimin desenleriyiz, bir ilmek kaçsa ahengin bozulacağı. Ve aslında, Anadolu’nun hangi köşesine gidilse bu öğretinin ayak izleri vardır. Okuma yazması olmayan bir teyzemden öğreneceğimiz türlü türlü hikmetler vardır. Bizi yeniden BİR yapacak şifa bu şifahi kültürdedir, kim bilir…

Yazımız hakkında küçük bir not:  edebiyatla uğraşanlar aşinadır, zihinde oluşan bir konunun birden fazla denemesi olur ve bunlardan bir tanesi yahut bir harmanı o fikrin bedenleşmiş hali olarak seçilir. Bende Ahmet Yesevi’yi anlattığım bu yazımızı gazetenin yetkili isimlerine göndermek isterken, aslını değil bir taslağını göndermişim, farkettiğimde ise yazı çoktan basılmıştı. Sağ olsunlar ilgili kimseler durumu aktardığımda ilgilendirdiler ve eski yazıyı kaldırıp şimdi aslını yüklediler. Kendilerine tekrardan teşekkür eder, o yazıyı da okuyan haziruna durumu açıklamak isterim.

Selam ve dua ile…

Yorumlar (8)
Ayşenur 5 ay önce
Kaleminize sağlık hocam, teşekkürlerimi sunuyorum.
Beyza Nur 5 ay önce
Kaleminiz daima doğru ve güçlü olsun sayın hocam, saygılarımla.
Hacer bayazıt 5 ay önce
BEN benlik güden kişilerden kaçtım ben. Ellerine sağlık çok güzel bir yazı olmuş Nimet haním başarılar
Fatma Ruhan 5 ay önce
Tebrikler yüreğinize sağlık
Fatma Ruhan 5 ay önce
Tebrikler yüreğinize sağlık.
Başak 5 ay önce
Kaleminize,yüreğinize sağlık
Yaren 5 ay önce
Kaleminize sağlık hocam
Sümeyye 5 ay önce
Yüreğinize sağlık sayın hocam, tebrikler..
Günün Anketi Tümü
Bugün seçim olsa kime oy verirsiniz?
Bugün seçim olsa kime oy verirsiniz?
27
açık
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Adana Demirspor 0 0
2. Alanyaspor 0 0
3. Altay 0 0
4. Antalyaspor 0 0
5. Beşiktaş 0 0
6. Karagümrük 0 0
7. Fenerbahçe 0 0
8. Galatasaray 0 0
9. Gaziantep FK 0 0
10. Giresunspor 0 0
11. Göztepe 0 0
12. Hatayspor 0 0
13. Başakşehir 0 0
14. Kasımpaşa 0 0
15. Kayserispor 0 0
16. Konyaspor 0 0
17. Rizespor 0 0
18. Sivasspor 0 0
19. Trabzonspor 0 0
20. Malatyaspor 0 0
Takımlar O P
1. Adanaspor 0 0
2. Altınordu 0 0
3. Ankara Keçiörengücü 0 0
4. Ankaragücü 0 0
5. Erzurumspor 0 0
6. Balıkesirspor 0 0
7. Bandırmaspor 0 0
8. Boluspor 0 0
9. Bursaspor 0 0
10. Denizlispor 0 0
11. Eyüpspor 0 0
12. Gençlerbirliği 0 0
13. Kocaelispor 0 0
14. Manisa FK 0 0
15. Menemenspor 0 0
16. Samsunspor 0 0
17. Tuzlaspor 0 0
18. Ümraniye 0 0
19. İstanbulspor 0 0
Takımlar O P
1. Arsenal 0 0
2. Aston Villa 0 0
3. Brentford 0 0
4. Brighton 0 0
5. Burnley 0 0
6. Chelsea 0 0
7. Crystal Palace 0 0
8. Everton 0 0
9. Leeds United 0 0
10. Leicester City 0 0
11. Liverpool 0 0
12. Man City 0 0
13. M. United 0 0
14. Newcastle 0 0
15. Norwich City 0 0
16. Southampton 0 0
17. Tottenham 0 0
18. Watford 0 0
19. West Ham 0 0
20. Wolverhampton 0 0
Takımlar O P
1. Deportivo Alaves 0 0
2. Athletic Bilbao 0 0
3. Atletico Madrid 0 0
4. Barcelona 0 0
5. Cádiz 0 0
6. Celta de Vigo 0 0
7. Elche 0 0
8. Espanyol 0 0
9. Getafe 0 0
10. Granada 0 0
11. Levante 0 0
12. Mallorca 0 0
13. Osasuna 0 0
14. Rayo Vallecano 0 0
15. Real Betis 0 0
16. Real Madrid 0 0
17. Real Sociedad 0 0
18. Sevilla 0 0
19. Valencia 0 0
20. Villarreal 0 0
Namaz Vakti 02 Ağustos 2021
İmsak 03:56
Güneş 05:38
Öğle 13:00
İkindi 16:53
Akşam 20:12
Yatsı 21:47
Günün Karikatürü Tümü