30.05.2021, 12:39

İslam bilime mi karşı, sömürüye mi? II

Neden, neden, neden?...

İslam âlemi iki asırdır neden bu durumdan kurtulamıyor?

Evet, bu yakıcı soruyla meşgulüz iki yüzyıldır. Bu soruları cevaplamak için biraz fikre bulaşmış her Türk kendini “neden geri kaldık ve vatanı nasıl kurtarabiliriz” sorularının mesuliyetinden kurtaramamıştır. Bu sorulara cevap bulma ameliyesinde zannederim iki mevzi oluşmuş durumda. Bunlardan biri “biz geri kaldık, çünkü kendi değerlerimizden uzaklaştık” diyenler ve diğer gurupta da “biz geri kaldık, çünkü bizim değerlerimiz gelişmeye manidir” diyenler.  “Biz geri kaldık çünkü kendi değerlerimizden uzaklaştık” diyenler gelenekçi, muhafazakâr, milliyetçi, İslamcı gibi kavramlarla tanımlanırken, diğer guruprakiler de modernist, laik, demokrat, seküler gibi kavramlarla tanımlanmaktadırlar. Çözüm gayesiyle oluşmuş bu iki gurup zaman içerisinde kendileri de bir mesele haline gelmiştir. Bugün birçok İslam toplumunda bu iki gurup barış içerisinde medeniyetlerinin ihyası için ortak mücadele vermeleri gerekirken, bizzat birbirleriyle mücadele eder haldedirler. Öyle ki birbirlerine karşı birçok kanlı faillerin tarafları olmaktan da imtina edememektedirler. Bu iki gurup arasındaki çatlaklar bazı İslam devletlerinde uçurum haline gelmiş durumdadır ve bu gavurun işine gelmektedir. Gavur tabir-i caizse her iki gurubu birbirlerine karşı “biyolojik mücadele” aracı olarak kullanmaktadır. Kendi toplumlarının huzur ve mutluluğunu bulup, geliştirme hamlelerine girmesinler diye her iki gurubu da gizli servisler marifetiyle destekleyerek, çatışmanın devam edip gitmesini arzu etmektedirler. Mesela 1980’li yıllarda Rusya’ya karşı Afganistan’daki her gurubu destekleyen A.B.D, Rusların çekilmesinden sonra işgale karşı müttefik oldukları gurupları bırakarak o zamana kadar pek bir esamisi olmayan Taliban’ı desteklemişler ve bir süre sonra da aynı Taliban’ı düşman ilan ederek Afganistan’ı işgale bahane olarak kullanmışlardır. Yine bir başka çarpıcı misal Irak’ta Saddam Hüseyin’in uğradığı akıbettir. Bir ihtilal ile Saddam’ın devleti ele geçirmesine destek olanlar, ilerleyen zamanlarda onun asılmasını da sağlayanlardır. Kaddafi’nin Libya’da başına gelenlerde aynı bahistendir. Daha birçok buna benzer misal vermek mümkün. İşte bütün bu işler yukarıda izah etmeye çalıştığım “üretilmiş” olan sosyal tabakaların marifetiyle meydana gelmektedir.   

Geri kalmamızda değerlerimizden uzak kalmamızın elbette ki payı vardır ama içimizde özellikle ikinci cevaba inanan önemli sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel topluluklar oluşmuş durumda. Hatta bu topluluklar laik, çağdaş, demokrat kavramlar altında toplanarak, diğer toplulukları, dışardan aldıkları ekonomik ve siyasi desteklerle mümkün olduğu kadar baskılamışlardır.  Bundan dolayı siyasi çatışmalar, darbeler, devrimler, iç savaşlar, terör hadiseleri gibi bir sürü akıl sır almayacak hadiseler içinde İslam beldeleri hem ruhen hem de maddi çöküntüler yaşamakta.

Gerçekten İslam gelişmeye (kendi değerlerimiz) mani midir? Bir gün ilk mecliste Mahmut Esat Bozkurt konuşma yapmakta iken Kazım Karabekir ve Mustafa Kemal’de dinleyiciler arasındadır. Mahmut Esat toplumun geri kalmışlığını medeniyet değerlerine bağlar tarzda konuşurken Kâzım Karabekir müdahale ederek “sen ne demek istiyorsun, İslam gelişmeye mani mi demek istiyorsun” babında laf atınca, Mahmut Esat biraz da tahrik olmuş vaziyette “evet, İslam dini gelişmeye manidir. Bununla yol yürünmez” tarzında bir cevap verir. Bunun üzerine Karabekir Paşa, yanında oturduğu Kemâl Paşa’ya dönerek “bir şey söyle şuna” der ama Paşa sadece gülümsemekle yetinir diye ifade ediyor Ahmet Kabaklı “Temellerin Duruşması” adlı kitabında.

Hakikaten Mahmut Esat gibi düşünen insanlar az değildir İslam âleminde o yıllarda. Sayıca çok olmayan ama nüfuz itibariyle güçlü güçlü olan bu kesimler yaşanan gerilimlerin önemli bir tarafı olmuştur hep. Bu iki gurup İslam toplumlarında devamlı mücadele halindeler. Anlama niyetiyle soralım ki İslam dini gerçekten gelişmeye mani olabilir mi? Buna cevap verebilmek için öncelikle Kur’an-ı Kerim’de, sonra da geleneğe bakmamız lazım. Acaba bu kaynaklarda bilimden uzak durmamızı emreden emirler ya da tavsiyeler var mı? El cevap: yok. Eğer böyle bir durum olsaydı zaten şimdiye kadar bunu bize ezberletirlerdi.

Peki, bugün çok gelişmiş diye hayran olduğumuz Batı toplumları acaba bu duruma nasıl gelmişler? Birazda mefhum-u muhalifinden buna bakmak lazım. Batı refahı ve zenginliğinin arkasında ne var? Rönesans ve reform dönemine kadar aslında Avrupa büyük felaketlerin pençesindedir. Açlık, kıtlık, savaşlar, bozulmuş toplumsal yapılar ve bu coğrafyalarda yaşayan ahâlilerin yönetici hâkim sınıfından çektikleri zulümler, karanlık hurafeler içinde birbirinin cehennemi olan mezhepler, tarikatler...

Rönesan ve reform hareketlerine kadar Avrupa ne kadar karanlık ise İslam âlemi de o kadar aydınlık çağ yaşamaktadır. Bunun ispatı olarak Batı Avrupa’da 7.yy’dan başlayıp 14.yy’a kadar devam eden Endülüs medeniyeti, Doğu’da ise Osmanlı dönemi ile taçlanan muazzam Türk İslam devletleri döneminde oluşan refah ve huzurlu toplumsal hayat, İslam medeniyetinin iki güzel numuneleridir.

O dönemin önemli “enerji kaynağı” Hindistan’dan başlayıp Avrupa içlerine kadar giden “ipek yolu” ticaretidir ve bu Türklerin hâkimiyetindedir. Özellikle Selçuklu ve Osmanlı gibi iki büyük devlet zamanında Türkler İpek yolu sayesinde tabir-i caizse Avrupa’nın boğazına çökmüşlerdir. Çünkü bütün ticaret yolları (Avrupa’ya çıkan) Türklerin elindedir. Ömer Lütfi Barkan’ a göre Kırım ve Mısır coğrafyalarının Türklerin elinde olması bir büyük stratejik dehanın eseridir. Türklerin Anadolu’nun (Türkeli) kanatları mesabesinde olan Kırım ve Mısır beldelerini feth etmesi İpek yolunun Türklere zimmetlenmesinin mühürleridir adeta.  

Böyle bir vasatta Türklere üstünlük sağlayamayacaklarını anlayan Avrupalılar Hindistan’a ulaşabilmek için birçok denizciyi görevlendirmişler. Rivayet odur ki ipek yolunun devreden çıkarılması için farklı yollardan Hindistan’a ulaşmak derdindedir Avrupa. Bugün büyük kâşifler diye bize “pazarladıkları” denizcilerin uzun ve kirli hikâyesi böyle başlar. Hindistan’ı bulduk diye Amerika kıtasına çıkan Avrupalılar bakir, kendi halinde yaşayan Amerikalı yerlilerle karşılaşırlar ve Dünyada bir daha karşılaşılamayacak vahşiliklere zulümlere, soy kırımlara, hırsızlıklara imza atarlar. Bu sadece hırsızlık olsa yine bunda bir ahlak görülebilir. Bu gözü dönmüş vahşi Avrupalılar o güzelim toprakları soyarken insanlarını da soykırıma tabi tutmuşlardır. Bakmayın güçlerine güvenerek tarihi çarpıtma pahasına Türkleri soykırım yapmakla suçladıklarına, onlar tarihin en denî soykırımcı neslin ahfadıdırlar. Eğer normal yaşamları devam ediyor olsaydı 250 milyon Kızılderili nüfusu olması gerekirken, şu anda ancak 1-2 milyon olarak yaşıyorlar, A.B.D ile Kanada sınırı arasında sanki tecrit edilmiş sahalarda. Ona da yaşamak denirse. Onlar sadece neslen soykırıma uğramamışlar aynı zamanda ruhen de soykırımı yaşamış bir topluluk. Okuduğumuz metinlere göre A.B.D-Kanada sınırlarında bir bölgede tamamen alkol müptelası ile “meselesiz, gerçeksiz” yaşamaktalar Kızılderililer. Tarihlerinden koparılmış, tarihlerinden koparıldığı içinde bir istikbal tasavvuru, hayali kurmaktan azade tabir-i caizse “hayvanat bahçesindeki bir canlı çeşidi gibi…

Avrupalıların Amerika kıtasına ilk çıktıkları zaman ki yapmış oldukları fenalıklardan bir örnek: Çiçek hastalığı o zamanlar Avrupa’da büyük bir salgın ama Amerika kıtasında böyle bir hastalık yok. Bunu bilen Avrupalı zalimler; çiçek hastalığına karşı bağışıklığı olmayan korumasız Amerikan yerlilerine çiçek bulaşığı battaniyeleri güya hediye niyetine vererek kıtada büyük bir soykırıma imza atacak kadar ahlaksız bir topluluk.

Sonra Avrupalılar Hindistan’a Müslüman âlimlerin kitaplarından öğrenerek ulaşmayı başarırlar. Halil İnalcık’a göre, bunu fark eden Osmanlı gerekli tedbiri almaya çalışır. Tabi o zamanlar Süveyş kanalı yoktur ama Kanuni Sultan Süleyman zamanında Basra’da tersane kurulur önce ve arkasından donanma. Ve o donanma Ümit burnundan geçerek İpek Yolu’nu devreden çıkarmaya çalışan Portekizli, Hollandalı sömürgecilere karşı Hint okyanusunda yetmiş beş yıla yakın mücadele verir. Az bir zaman değildir bu. Nihayetinde Hindistan’a ulaşır sömürgeciler ve o zamandan bu yana Hindistan Avrupalıların sömürgesidir. Bakmayın siz Hindistan devleti olduğunu düşünenlere, orası hala bile İngiliz sömürgesidir. Yakın zamanlarda bir metinde okuduğuma göre 18.yy’larda İngilizler üretmiş olduğu bir kumaşı Hindistan’da pazarlamak ister ama bir türlü istedikleri Pazar payına ulaşamazlar. Sebebi ise Hintliler kendilerinin ürettiği geleneksel kumaşları tercih etmektedirler. Bu aşağılık İngiliz sömürgeciler bunun üzerine tutarlar bu kumaşı üreten yüz bin ustanın başparmaklarını keserler zira başparmağı olmayan ustalar o geleneksel kumaşı üretemeyeceklerdir artık. Avrupalıların sömürge tarihine az bir göz atan herkes bunları görebilecektir.

Bir başka zalimlik misali de Afrikalılara yapılanlardır. Afrikalıları içlerinden devşirdikleri “muzungu”larla bir hayvan gibi avlayıp Amerika kıtasına götürmüşler ve orada iş aracı niyetine çalıştırmışlardır. Bugünkü Amerika kıtasının zencileri o dönemin mazlum Afrikalıların ahfadıdırlar. Birkaç yıl evvel NTV’de “Senegal: Son kapı” isimli bir belgesel izlemiştim. Belgesele göre, Avrupalılar Afrika içlerinden avlayarak topladıkları zencileri Senegal’de toplarlar ve burada vücut değerlerine göre kontroller yaptıktan sonra gücü kuvveti yerinde bulduklarını Senegal limanında bulunan bir kapıdan geçirirler ve gemilere yükleyerek Amerika’ya ya da Avrupa’ya naklederlermiş. Senegal limanındaki o kapıdan geçirilen zenciler bir daha vatanlarını görememişler. O limanda bekleyen gemilere bindirilen zenciler hayvanlara bile yapılmayan muamelelerle Amerika’ya götürülürmüş. Bazı filimlere de konu olan bu hüzünlü hikâyeleri dinlemek bile insanın kanını donduracak cinsten. Kalabalık bir şekilde gemilere doldurulan ve geminin küreklerinin de onlara çektirildiği gayri insani şartlarda okyanusta süren günlerce, aylarca yolculuktan sonra ancak sağ kalanların ulaşabildiği yerlerde satıldıkları çiftliklerde hayat boyu hayvanca çalıştırılan zencilerin acınası hallerine yürekler dayanası değil. Günümüzde de durum değişmiş değil. Avrupa ya da Amerika’nın beyazları için zenciler hala iğrenilen insanlar. Bir sosyal medya ortamında gördüğüm fotoğraf Belçika’da, zenci bir çocuğun tıpkı hayvanat bahçelerinde hayvanların sergilendiği gibi çitle çevrili bir sahada zenci çocukları ve çitin dışından o çocukları seyreden “beyaz” Avrupalıları resmediyordu. Tarih daha 1957 yılıdır. Bugün dünyaya sözüm ona “insan hakları” ihracında bulunmaya çalışan Batı refahı böyledir.

Amerika’nın yerli ahalisinin katledilmesi, o kıtanın altın, gümüş gibi zenginliklerinin çalınmasının yanında bakir ve verimli topraklarda Afrika’dan çalınmış insanların hayvanca çalıştırılması ve üretilen ürünlerin Avrupa’ya taşınması… İşte bugünkü Avrupa refahının temeli olan hayat böyle bir yüz kızartıcı geçmişe sahip. Bugünkü bilim ve teknolojinin kaynağı olarak gösterilen “Rönesans ve Reform” hareketlerinin temelleri böyle bir zemine dayanır. Tarihin en alçak, en zalim, en gaddar, en hırsız olan insanlarının bugünlerde utanmadan “insan hakları evrensel beyannamesi” gibi metinlerle kendilerini dünyanın ve insanlığın hamisi saymalarındaki pişkinliğe ne demeli. Sorumsuz, sınırsız ve ahlaksız güce dayanır bugünkü batı değerleri. İhsan Fazlıoğlu’nun Joseph Conrad’ın “Nostromo: A Tale of Seabord” isimli eserinden naklettiği şu satırlar batının hasta düşüncesini göstermesi bakımından çok anlamlıdır. Conrad, “Dünya istesin ya da istemesin biz dünyanın işlerini yürüteceğiz. Dünya başka türlü yapamaz, sanırım biz de.” Bu kaba ve nobran, tehdit kokan teklife itiraz edenler için de cevap şu: ”Kimin iyi yerli kimin kötü yerli olduğunu biz Batılılar kararlaştırırız; çünkü tüm yerliler bizim tanımamız sayesinde varlık kazanıyor, var-oluyor. Yerlileri biz yarattık ve düşünmeyi öğrettik.”

Fuzuli’nin divanında ifade edildiği gibi: “Eylesen tutiye ta’lim-i eda-yi kelimat/Nutku insan olur amma özü insan olmaz”

Avrupalılar ele geçirdikleri savunmasız, bî-günah insanları hem maddiyatıyla, hem maneviyatıyla sömürerek kendilerine sermaye yaparak bugünkü refaha ulaştılar. Bugün çok zenginler, çok güçlüler ve hala sömürmeye devam ediyorlar.

Bizler bunu yapabilir miydik?

Şükürler olsun ki yapabilecek gücümüz vardı, ama yapmadık. Tarihimiz ortada, eserlerimiz ortada. Türk – İslam hükümranlığını yaşamış tarihe ve coğrafyalara bakın eğer bu türlü zalimlikler varsa zaten şimdiye kadar ortaya serilirdi. Türk – İslam âleminin geri kalmışlığına birde böyle bakmak lazım. İki yüz yıldır biz niye geri kaldık diye kendini paralayanların, aslında geri kalmadığımızı hala medeniyet bayraktarlığının bizde olduğunu anlamaları ve iyi ki gelişmemişiz demesi lazım. Zirâ gelişmek ayrı, medeni olmak ayrı. Anlamak lazım. 

İhsan Fazlıoğlu’na göre “kadim dünya görüşümüzün insanı hem abid(kul) hem natık(akıl ve dil sahibi) hem de âşık (irfan, zevk, sanat sahibi) olarak görmesi, insanın bu üçlü özelliğini dikkate alan bir beşeri siyaseti devreye sokmasını doğurdu. Sonuçta insanın hem dinini hem aklını hem de aşkını koruyan bir nizam-ı âlem, yani içtimai yapı ortaya çıktı. 

1600’lü yıllarda yaşamış Talîkî-zade’nin Osmanlı hanedanı dolayısıyla Osmanlılara nispet ettiği yirmi hasletin içindeki bazı hususları, “ülkelerinde farklı ırk ve dinlerin bir arada barış içinde yaşaması, ülkenin adalet ve güvenlik içerisinde olması, hukuka (Şer-i şerife)uygun davranmaları, bilgiyi yaymaları, bilginlere saygı göstermeleri, ülkenin en ücra köşesinde bile olsa kanunları uygulama gücüne sahip olmaları, şahsi mülkiyete sahip olmalarıdır” şeklinde sıralar. 

Bu hassalara sahip olan bir devletin yukarıda günahlarından sadece birkaç tanesini bahsettiğimiz devlet ile mücadele etme imkânı olabilir miydi? Ya da bu çapul peşinde koşanlarla rekabete girmeye değer miydi?

O zaman başta sorduğumuz soru ile bitirelim, “İslam bilime mi karşı, sömürüye mi?”

Yorumlar (0)
Günün Anketi Tümü
Bugün seçim olsa kime oy verirsiniz?
Bugün seçim olsa kime oy verirsiniz?
28
açık
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Adana Demirspor 0 0
2. Alanyaspor 0 0
3. Altay 0 0
4. Antalyaspor 0 0
5. Beşiktaş 0 0
6. Karagümrük 0 0
7. Fenerbahçe 0 0
8. Galatasaray 0 0
9. Gaziantep FK 0 0
10. Giresunspor 0 0
11. Göztepe 0 0
12. Hatayspor 0 0
13. Başakşehir 0 0
14. Kasımpaşa 0 0
15. Kayserispor 0 0
16. Konyaspor 0 0
17. Rizespor 0 0
18. Sivasspor 0 0
19. Trabzonspor 0 0
20. Malatyaspor 0 0
Takımlar O P
1. Adanaspor 0 0
2. Altınordu 0 0
3. Ankara Keçiörengücü 0 0
4. Ankaragücü 0 0
5. Erzurumspor 0 0
6. Balıkesirspor 0 0
7. Bandırmaspor 0 0
8. Boluspor 0 0
9. Bursaspor 0 0
10. Denizlispor 0 0
11. Eyüpspor 0 0
12. Gençlerbirliği 0 0
13. Kocaelispor 0 0
14. Manisa FK 0 0
15. Menemenspor 0 0
16. Samsunspor 0 0
17. Tuzlaspor 0 0
18. Ümraniye 0 0
19. İstanbulspor 0 0
Takımlar O P
1. Arsenal 0 0
2. Aston Villa 0 0
3. Brentford 0 0
4. Brighton 0 0
5. Burnley 0 0
6. Chelsea 0 0
7. Crystal Palace 0 0
8. Everton 0 0
9. Leeds United 0 0
10. Leicester City 0 0
11. Liverpool 0 0
12. Man City 0 0
13. M. United 0 0
14. Newcastle 0 0
15. Norwich City 0 0
16. Southampton 0 0
17. Tottenham 0 0
18. Watford 0 0
19. West Ham 0 0
20. Wolverhampton 0 0
Takımlar O P
1. Deportivo Alaves 0 0
2. Athletic Bilbao 0 0
3. Atletico Madrid 0 0
4. Barcelona 0 0
5. Cádiz 0 0
6. Celta de Vigo 0 0
7. Elche 0 0
8. Espanyol 0 0
9. Getafe 0 0
10. Granada 0 0
11. Levante 0 0
12. Mallorca 0 0
13. Osasuna 0 0
14. Rayo Vallecano 0 0
15. Real Betis 0 0
16. Real Madrid 0 0
17. Real Sociedad 0 0
18. Sevilla 0 0
19. Valencia 0 0
20. Villarreal 0 0
Namaz Vakti 02 Ağustos 2021
İmsak 03:56
Güneş 05:38
Öğle 13:00
İkindi 16:53
Akşam 20:12
Yatsı 21:47
Günün Karikatürü Tümü